Bu çalışmada, İstanbul Çekmeköy–Hüseyinli’de bulunan ve patlatma kaynaklı çevresel titreşimlerin izlenmesi amacıyla kurulmuş, ancak aynı zamanda 7/24 sürekli deprem kaydı alan sabit bir izleme istasyonunda 2022–2025 yılları arasında kaydedilen dört farklı deprem olayı mühendislik bakış açısıyla değerlendirilmiştir.
Analizler, Tepe Parçacık Hızı (PPV), Tepe Yer İvmesi (PGA) ve baskın frekans içeriği parametreleri üzerinden gerçekleştirilmiştir.
Elde edilen bulgular, deprem büyüklüğü ve merkez üssüne olan mesafenin tek başına hasar potansiyelini açıklamakta yetersiz kaldığını; dalga yayılım yolu, jeolojik ortam, frekans içeriği ve sönüm özelliklerinin belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır. Daha uzak bir Mw ≈ 6.0 Düzce depreminin, Marmara Denizi’nde gerçekleşen ve daha yakın bir Mw ≈ 6.2 Silivri depremine kıyasla daha yüksek PPV üretmesi bu duruma çarpıcı bir örnektir. Buna karşılık, yaklaşık 329 km uzaklıktaki Mw ≈ 6.0 Sındırgı depreminde en yüksek ivme değerleri ölçülmüş, ancak PPV çok düşük seviyede kalmıştır.
Ölçülen tüm PPV değerlerinin (≤11.1 mm/s) literatürde kabul edilen hasar eşiklerinin oldukça altında olduğu görülmüştür. Bu durum, İstanbul’da Mw ≈ 6.0–6.2 büyüklüğündeki depremlerin, yakın fay zonları ve çok zayıf zemin koşulları dışında, yaygın ve ağır yapısal hasar üretme olasılığının düşük olduğunu göstermektedir. Çalışma, İstanbul ve Marmara deprem riskinin popülist yaklaşımlar yerine, siyaset üstü, ölçüme dayalı ve mühendislik temelli bir risk yönetimi anlayışıyla, özellikle Mw ≥ 6.5 senaryolarına odaklanılarak ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
1. Giriş: Fay, Zaman ve Kent Arasındaki Gerilim
Fay hatları derinlerde ağır ağır mobilize olurken, zaman yüzeyde ince bir cam gibi gerilmeye devam etmektedir. Marmara Denizi’nin altında sessizce biriken enerji, zaman zaman küçük uyarılarla kendini hatırlatmakta; ancak bu uyarılar çoğu zaman yaklaşan büyük tehlikenin yalnızca zayıf yankıları olarak kalmaktadır. İstanbul gibi tarihsel, ekonomik, kültürel ve demografik yoğunluğu son derece yüksek bir metropol, doğa ile şehirleşmenin keskin sınırında, bilinçli planlamayı bekleyen kırılgan bir eşikte durmaktadır.
Deprem tehlikesi çoğu zaman kamuoyunda yalnızca deprem büyüklüğü ve merkez üssüne olan mesafe üzerinden tartışılmaktadır. Oysa mühendislik açısından esas belirleyici olan, yapıya aktarılan yer hareketinin özellikleridir. Tepe Yer İvmesi (PGA), Tepe Parçacık Hızı (PPV), frekans içeriği ve titreşim süresi; yapıların maruz kaldığı iç kuvvetleri, deformasyon taleplerini ve hasar mekanizmalarını birlikte belirler. Bu nedenle yalnızca büyüklüğe dayalı risk algıları çoğu zaman yanıltıcı, hatta tehlikeli sonuçlar doğurabilmektedir.
Bu çalışmanın amacı, İstanbul’da tek bir noktada, aynı cihaz ve aynı zemin koşullarında tesadüfen kaydedilmiş dört farklı depremin karşılaştırmalı analizini yaparak, Marmara ve İstanbul deprem riskinin ölçüme dayalı, mühendislik temelli ve siyaset üstü bir çerçevede tartışılmasına katkı sunmaktır.
2. Bilimsel Gerçeklik ve Kaçınılmazlık: Kadercilik Değil Sorumluluk
Kuzey Anadolu Fay Zonu’nun batı uzantısı olan Marmara Segmenti, uzun süredir sismik bir sessizlik içindedir ve bu sessizlik, bilimsel literatürde genellikle enerji birikimiyle ilişkilendirilmektedir. Tarihsel kayıtlar ve güncel sismolojik analizler, İstanbul ve çevresi için büyük bir depremin kaçınılmaz olduğu yönündeki görüşü güçlendirmektedir.
Ancak kaçınılmazlık, kadercilik anlamına gelmemelidir. Bilgi, beraberinde sorumluluğu; sorumluluk ise doğru ve zamanında eylemi gerektirir. Bilim, yalnızca tehlikeyi tarif eden bir alan değil; aynı zamanda çözüm yollarını, öncelikleri ve sınırları tanımlayan bir rehberdir. Mühendislik ise bu rehberliğin sahadaki karşılığıdır.
3. Ölçüm Sistemi ve Veri Seti
Bu çalışmada kullanılan titreşim izleme sistemi, İstanbul Çekmeköy–Hüseyinli’de bir yapıya kurulmuş olup, esas olarak patlatmalı kazı faaliyetlerinden kaynaklanan çevresel titreşimlerin izlenmesi amacıyla tasarlanmıştır. Sistem, üç bileşenli yer hareketini sürekli (7/24) kaydetmekte ve böylece hem endüstriyel faaliyetlerin çevresel etkilerinin yönetilmesine hem de beklenmedik şekilde deprem kayıtlarının elde edilmesine olanak sağlamaktadır.
Bu çalışma kapsamında değerlendirilen depremler şunlardır:
* · 23.11.2022 – Düzce (ML/Mw ≈ 6.0)
* · 23.04.2025 – Silivri açıkları, Marmara Denizi (ML/Mw ≈ 6.2)
* · 02.10.2025 – Marmara Denizi (ML ≈ 5.2)
* · 27.10.2025 – Sındırgı, Balıkesir (ML/Mw ≈ 6.0)
PPV, üç bileşenden ölçülen en yüksek değeri temsil etmekte olup, PGA ve baskın frekans değerleri mühendislik yorumunu tamamlayıcı parametreler olarak kullanılmıştır.
4. Bulgular
Elde edilen veriler, deprem merkezine olan uzaklık ile ölçülen titreşim şiddeti arasında doğrusal bir ilişki bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Düzce depreminde ölçülen PPV değeri (11.1 mm/s), Marmara Denizi’nde gerçekleşen ve istasyona daha yakın olan Silivri depreminde ölçülen PPV değerinden (5.01 mm/s) belirgin biçimde yüksektir. Bu durum, dalga yayılım yolunun karasal veya denizel olmasının, jeolojik ortamın ve sönüm özelliklerinin ölçümler üzerinde belirleyici rol oynadığını göstermektedir.
Sındırgı depreminde ise çok uzak bir kaynak konumuna rağmen en yüksek ivme değeri (661 mm/s²) ölçülmüş, ancak PPV yalnızca 0.799 mm/s seviyesinde kalmıştır. Bu kayıt, yüksek frekanslı ve kısa süreli dalga paketlerinin ivmeyi büyütebildiğini, ancak hız ve yer değiştirme potansiyelinin sınırlı kaldığını ortaya koymaktadır.
5. Mühendislik Açısından İvme–PPV Ayrımı
Mühendislik bakış açısından ivme, yapı kütlelerine etki eden ani iç kuvvetlerin doğrudan göstergesidir (F = m·a) ve özellikle rijit, kısa periyotlu yapılar için kritik öneme sahiptir. Ancak yüksek ivme değerleri her zaman yüksek hasar anlamına gelmez. Kısa süreli ve yüksek frekanslı ivme bileşenleri, çoğu zaman yapısal deformasyona dönüşmeden sönümlenebilmektedir.
PPV ise titreşimin süreye yayılmasıyla doğrudan ilişkili olup, hasar ve kalıcı deformasyon potansiyelinin daha güvenilir bir göstergesidir. Saha gözlemleri ve literatür, belirgin yapısal hasar için PPV’nin genellikle 50 mm/s seviyesini aşması gerektiğini, taşıyıcı sistem hasarı ve yıkım riskinin ise çoğunlukla 100 mm/s’nin üzerindeki değerlerle ilişkili olduğunu göstermektedir.
Bu çalışmada ölçülen tüm PPV değerlerinin bu eşiklerin oldukça altında kalması, İstanbul’da kaydedilen söz konusu depremlerin neden yaygın ve ağır yapısal hasar üretmediğini mühendislik açısından açıklamaktadır.
6. İstanbul ve Marmara Deprem Riski Açısından Çıkarımlar
Elde edilen ölçümler, İstanbul’da Mw ≈ 6.0–6.2 büyüklüğündeki depremlerin, yakın fay zonları ve çok zayıf zemin koşulları dışında, çoğunlukla hissedilir ancak yıkıcı olmayan yer hareketleri ürettiğini göstermektedir. Bu durum, çeşitli başka etkenlerle zaten ancak eşik hasar noktasında stabil kalabilmiş olan yapılar bir yana bırakılırsa; kamuoyunda sıkça dile getirilen “her orta büyüklükte deprem büyük yıkım yaratır” algısının bilimsel temelden yoksun olduğunu ortaya koymaktadır.
İstanbul için esas risk, Mw ≥ 6.5 büyüklüğündeki, kente yakın ve zayıf zeminli alanları etkileyen senaryolarla ilişkilidir. Bu nedenle hazırlık, kaynak tahsisi ve kentsel dönüşüm stratejilerinin bu senaryolar üzerine odaklanması zorunludur.
7. Politika ve Strateji: Siyaset Üstü Bir Zorunluluk
Depremler partiler üstüdür; çözüm ise bilimin ve mühendisliğin kolektif aklıdır. Doğa ne oy kullanır ne ideolojik tercih bilir; yalnızca kendi yasasını uygular. Afet riskinin azaltılması, kısa vadeli politik reflekslerle değil; ölçüme, analize ve senaryoya dayalı, kurumsal sürekliliği olan bir yaklaşımla mümkündür.
Yerel ve merkezi yönetimlerin, İstanbul için Mw ≥ 6.5 senaryosunu esas alan, risk temelli aşamalı hazırlık planları geliştirmesi; sürekli ölçüm yapan izleme ağlarını yaygınlaştırması ve yapı stokunun performans değerlendirmelerini bilimsel temelde hızlandırması kritik öneme sahiptir.
8. Sonuçlar
Bu çalışma, tek istasyonda uzun süreli ve sürekli ölçümlerin, deprem kaynaklı yer hareketlerinin mühendislik yorumunda ne denli değerli olduğunu ortaya koymaktadır.
PPV ve ivmenin birlikte değerlendirilmesi hem yapısal kuvvet taleplerinin hem de hasar potansiyelinin doğru anlaşılmasını sağlamaktadır.
Silivri açıklarında başlayan sessizlik, büyük bir kırılmanın habercisi olabilir. Ancak asıl tehlike, bu uyarıya kulak tıkayan sessizliktir. Depreme karşı alınacak her bilimsel ve mühendislik temelli önlem, yalnızca binaları değil, toplumu da sağlamlaştırır. Geleceğin kentlerini inşa etmek, ancak bilim, mühendislik ve siyaset üstü bir aklın rehberliğinde mümkündür.